Düşünce

No Commented Pazartesi, Temmuz 21st, 2008

Özal’ın Düşüncesi

Onun en büyük hedefi ve rüyası, Türkiye’yi 2000′li yılların başında dünyanın kalkınmış ilk on ülkesi arasına sokmaktı.

“İçeride iktisaden güçlü ve müreffeh, dışarıda ise itibarlı, sözü geçer bir Türkiye…

Köyleri ışıl ışıl, şehirleri tertemiz, sanayi ve tarımda ileri, insanları mutlu bir Türkiye…

On yılda erişeceğimiz seviye, Türk asrıdır.

Başlattığım reformların sürdürülmesi halinde, on yıl sonrasının Türkiye’sinin ekonomik göstergelerini tahayyül etmek bile mümkün değildir.”

Bunları söylediğinde, onun hayal gördüğünü iddia ederek dudak bükenler, aradan fazla bir zaman geçmeden, ne kadar yanıldıklarını anlar ve toplumun ortak ülküsü haline gelen büyük hedeflere doğru koşanlara katılmaktan başka çare olmadığını kabul ederler.

Turgut Özal, 2000′li yılların kalkınmış Türkiye’sinin sosyoekonomik altyapısını ve kurumlarını oluşturmak için, 1984 yılından itibaren para, döviz ve sermaye piyasalarında yeni kurumların devreye sokulmasına ve para politikasının daha etkin şekilde uygulanabilmesi amacıyla yeni araçların geliştirilmesine ağırlık verir.

1986 yılında gerek para gerekse sermaye piyasası alanında önemli kurumsal gelişmeler sağlanır.

Yeni bir yapıya kavuşturulan İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, hisse senedi piyasasının yaygınlaşması açısından önemli bir kurumsal gelişme olarak görülür. Borsanın faaliyete geçmesiyle birlikte hisse senedi yatırımcılarının piyasaya olan güveni artar.

Sermaye piyasasının hukuki ve kurumsal çerçevesinin oluşturulmasının ardından, özel ve kamu kesiminin ihtiyaç duyduğu fonların teminine yönelik yeni araçlarla ilgili düzenlemeler yapılır. Katılma intifa Senetleri, Kâr-Zarar Ortaklığı Belgesi, Finansman Bonosu, Banka Garantili Bono uygulaması yanında, Kamu Ortaklığı Fonu tarafından ihraç edilen Gelir Ortaklığı Senetleri yeni araçlar olarak sermaye piyasasında yerini alır.

Özal’ın en büyük başarılarından biri de, elektrik enerjisi üretiminde artış sağlayarak, kısıtlamalara ve dışalıma son vermesidir.

Elektrik enerjisi üretiminde sağlanan gelişmeler paralelinde, köy elektrifikasyonu çalışmalarına da hız verilir. Tüm köylerin elektriklendirilmesi sağlanır.

Özal’ın çok önem verdiği sektörlerden biri de turizmdir. 1983′ten itibaren turizm teşvikleri genişletilir, tesis ve yatak

Sayısı artırılır. Modern turizm anlayışı getirilir ve buna uygun yatırımlar gerçekleştirilir. İzlenen kambiyo rejimi ve diğer politikalar sonucu, turizm gelirleri sürekli artar. 1989′da 2,5, 1990′da 3,9 milyar dolara yükselir.

Turgut Özal, telekomünikasyon alanında Türkiye’yi gelişmiş ülkeler düzeyine getirme başarısını da gösterir. 1984 yılından itibaren elektronik mektup, teleteks, telefon, görüntülü telefon, umumi telefon, kablosuz telefon, devre ve paket anahtarlamalı veri santrali, araç telefonu, çağrı sistemi, video konferans sistemi, multy-access radyo-link sistemi ve telsiz sistemi hizmete girer. Bu yeni sistemlerin yaygınlaştırılması ve kapasitelerinin artırılması sağlanır. 1988 yılında, tele bilgi olarak adlandırılan videoteks sistemi de hizmete sokulur. Böylece çağdaş telematik ve informatik hizmetler yönünden Türkiye’nin hiçbir eksiği kalmaz.

Ayrıca, en ücra köylerde bile otomatik telefon sayesinde dünyanın her yeriyle haberleşme imkânı sağlanır. Köylerin telefona kavuşturulmasına büyük hız verilir. Türkiye’de telefonu bulunan köy sayısı 1975 yılında 3.427 iken 1989′da 37.664′e çıkar.

Özal, sosyal ve idari yapı ile ilgili köklü reformlar da yapar. Eğitimden sağlığa, bürokrasiden spora, aileden sosyal hizmetlere, işçiye, esnaf ve sanatkâra götürülen hizmetlere kadar her alanı kapsayan reformlarla, Türkiye’nin sosyal ve idari yapısını büyük ölçüde değiştirir, çağdaşlaştırır.

Yeniden düzenleme çalışmalarıyla, etkin ve verimli bir idarenin kurulması amaçlanır. İdareyi uğraştıran, vatandaşı ise bıktıran işlemler en aza indirilir.

İdari usul ve işlemlerde yapılan yeni düzenlemelerle, fertlerin devletle olan ilişkilerinde, doğumdan başlayarak evlenme, ölüm, trafik, ehliyet, pasaport, plaka, tapu ve vergi konularında karşılaştığı güçlükler azaltılır, bu sayede kamu hizmetlerinin süratli, düzenli, etkin, verimli ve ekonomik şekilde yürütülmesi sağlanır.

Turgut Özal, 6 Kasım 1983 genel seçimlerinde Anavatan Partisi’ni iktidara getirip Başbakan olduktan sonra, ikinci seçim sınavını 25 Mart 1984′te verecektir. Ancak bu seçimden önce, reform niteliğinde bir düzenleme yaparak, Türkiye’de ilk kez “Büyükşehir Belediyeciliği” ni başlatmaya karar verir. Özal’ın bu atılımı, belediye hizmetlerinde etkinliği ve verimi artıracak, kaynakların daha rasyonel kullanılmasını ve altyapı seferberliğinin başlatılmasını sağlayacaktır.

Yerel seçim kararının büyük bir hızla Meclis’ten geçmesinden sonra, “Sayın Başbakan, mahalli seçimlerle ilgili kanun teklifi Meclis’ten rüzgâr gibi geçti” diyen gazeteci Yavuz Donat’a “Ne rüzgârı fırtına fırtına diyecektir”.

25 Mart 1984 gece yarısına doğru seçim sonuçlan belli olmaya başlar.

ANAP yüzde 41,5 oy oranıyla 54 il ve 328 ilçe belediye başkanlığını kazanmıştır.

Anavatan Partisi, Özal’ın usta elleriyle şekillenmiş ilginç bir siyasi mozaikti. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, siyasi görüşler arasındaki keskin ayrılığı törpüleyen, insanları bir kavşak noktasında buluşturarak uzlaştıran Özal, tabanda dört ayrı eğilimin birleşmesine karşılık, tavanda yeni parti üst yönetiminde farklı eğilimlerin gizli veya açık şekilde sürdürdükleri hakimiyet kavgasını görüyor ve buna çok üzülüyordu. Bu kavganın sonuçta kendisine, partiye ve ülkeye zararı dokunacaktı.

ANAP’a oy veren farklı eğilimdeki seçmen sağduyusu, partiyi yöneten kadroda maalesef yoktu. Çekişme daha çok Hareketçilerle Muhafazakârlar arasında yoğunlaşıyordu. Muhafazakârların başında Mehmet Keçeciler, Hareketçilerin başında Mustafa Taşar – Halil Şıvgın – Veysel Atasoy üçlüsü vardı. Başlarında Haydar Özalp’in bulunduğu eski Adalet Partililer ise en ılımlı grubu oluşturuyordu.

İşte, Anavatan Partisi

Bu şartlarda ve böyle bir görüntü içinde ilk büyük kongresini yapacaktır. ANAP birinci büyük kongresi 13 Nisan 1985 günü Ankara’da Atatürk Spor Salonu’nda toplanır. Özal kongre salonuna girdiğinde herkes ayağa kalkar. “En büyük Özal, başka büyük yok” diye bağırırlar. O, partinin tek ve tartışmasız lideridir. Yapılan seçimlerde, Özal, oybirliğiyle genel başkan seçilir. Özal’ın ağırlığı ve parti içi dengeleri gözeterek hazırladığı liste sayesinde, henüz partileşme aşamasında olan ANAP, ilk büyük kongreyi kazasız belasız atlatır.

Gazeteci Yavuz Donat’a 1987 yılında gönderdiği bir mektup, Türkiye’nin nereden nereye geldiğinin ve o güne kadar yapılanların anlatılması bakımından önem taşır.

“Yavuzcuğum,

Yazdığın yazıları ne kadar dikkatle okuduğumu bilirsin, 16 Mayıs Cumartesi günkü yazında verdiğin rakamları dikkatle okudum.

İşçi ve memurun Avrupa ülkelerinde ödedikleri vergileri yazmışsın. Bizim zaten 1981′den beri yaptığımız en önemli işlerden biri de ücretlinin vergisini devamlı olarak düşürmekti. 1980′de asgari ücretli bile yüzde 50′ye yakın vergi ödüyordu.

Bugün faturaya vergi iadesiyle beraber asgari ücretli bazen hiç vergi vermiyor, Doğu illerinde de üste para alabiliyor. İnsaf edelim, ücretlinin vergisi geçmişte hiç bu kadar düştü mü?

Ücretlinin vergisini bizim kadar düşüren başka kim var? Ücretlinin, hatta asgari ücretlinin vergisinin en yüksek olduğu ülke 7-8 sene önce Türkiye idi.

Yazında bahsettiğin ‘karnını zor doyuran öğretmen’ 1980 senesine kadar yüzde 50′lerin üzerinde vergi ödüyordu.

İşin en acıklı noktası ne biliyor musun?

Her gün geçim derdi şikâyetleri duyduğunu yazıyorsun.

Biliyorsun 1980 ve 1981′de ‘ödeyemediğimiz’ birikmiş borçlarımızı erteledim.

Bu borçlar 1980 öncesi alınmış ve ‘hesapsız kitapsız’ kullanıldıkları için Türkiye, Avrupa’nın en hasta adamı olmuştu.

Bu yıl 5 milyar dolar borç ödüyoruz. Bunun 4 milyar doları (3.2 trilyonu) 1980 öncesi borçların bize hatırası.

Aile başına her yıl dışarıya takriben 400 bin lira borç ödüyoruz.

Bu borçları ödemeseydik, her aileye 400 bin lira daha para vermek mümkün olacaktı.

Bu borçları alıp ödemeyenler, acaba ne diyorlar?

Bugün Türkiye önemli işler başarıyorsa, bu borç yüküne rağmen başarıyor.

Türkiye’nin sırtına bu borç küfesini vuranlar, kahraman gibi geziyor. Hiçbir sorumluluk kabul etmiyorlar.

Vatandaşın sıkıntı çektiğini iddia edebiliyorlar. 

Bugün Türkiye, bu 5 milyar doları (4 trilyonu) dışarı ödemese, bu para ile ne kadar iş yapılır onu düşün.

Kaç tane fabrika, kaç baraj, kaç okul, kaç hastane yapılırdı bu parayla?

Çiftçiye, işçiye, memura, esnafa, emekliye ne kadar daha fazla para ödenirdi? Düşün bir defa daha.

Her aileden 400 bin lira kesip dış borç ödüyoruz.

Bu borçları alanlar, borçları zamanında ödemediği için yükünü, cefasını benim vatandaşım ödüyor.

Biliyorsun, iflasla karşılaşan Türkiye’nin borçlarını ertelemek için kapı kapı dolaşmak mecburiyetinde kaldım.

Ama insaf etmek lazım.

Bu borçları vatandaşın sırtına yıkanların, vatandaşın ‘gerçek dostu’ olduklarını iddia etmeleri insafa sığar mı?

Evet, biraz acı konuştum.

Ama vatandaşımın gerçeği bilmeye de hakkı var.

Ben de dışarıdan borç alıp, çiftçiye, işçiye, memura, esnafa, emekliye bol keseden dağıtmasını bilirim.

Ama yazık değil mi gelecek nesillere?

Aldığımız her kuruşun tekrar 70 sente muhtaç olmamamız için, ciddi yatırımlara harcanma ihtiyacı vardır.

Ben de dışarıdan aldığım kredileri, bol keseden dağıtıp iki sene bu memlekete cennet havası yaşatırım. Borçları ödemek vakti geldiği zaman ortadan kaybolur, iki üç sene sonra tekrar onaya çıkarım.

Biz de dışarıdan borçlanıyoruz. Çünkü Türkiye’nin önemli kalkınma projeleri için paraya ihtiyacı var.

Ama biz o borçları hem akıllıca kullanıyoruz, hem de o borçları ödemek için ihracatımızı ve diğer döviz gelirlerimizi artırıyoruz.

Biz borçlanırken, bu borcu nasıl ödeyeceğimizin de hesabını kitabını dikkatli yapıyoruz.

Biz aldığımız borçları, kimseye devretmek niyetinde de değiliz.

İhracatımız ve turizmimiz bu tempo ile artarken, biz borç ödemede hiçbir zaman sıkıntı çekmeyiz. Üstelik aldığımız paraları da verimli projelere harcıyoruz.

Mesele şudur

Türkiye’de akıllı, hesap kitap bilir, Avrupa tipi bir yönetim mi istiyoruz?

Yoksa Latin Amerika’daki gibi, birkaç sene bir eli yağda, bir eli balda, ondan sonra 8-10 sene sefalet içinde bir ülke mi istiyoruz?

Yavuzcuğum,

Çiftçinin satın alma gücüne gelince:

1980′de haziran-aralık arası mazotun litresi 26 ile 36 lira arasıdır. Ortalama 32 lira eder.

* 1980′de bir litre mazot için 3,1 kilo buğday satmak lâzımdı.

1986′da bir litre mazot için 2,6 kilo buğday, stopajı düşersek 2.8 kilo buğday satmak lazım. Yani buğday çiftçisi şimdi daha iyi durumda.

1980′de bir kilo buğdayla 1,5 kilo (KAN) gübresi alabilen köylü, 1986′da da aynı gübreyi alabilmektedir. Değişen bir şey yok.

Fındık üreticisi için de durum aynıdır.

1980′de bir kilo fındıkla 3,5 litre mazot alınırken;

1986′da 3,5 litre mazot alınıyor.

1980′de bir kilo fındıkla 15 kilo (KAN) gübre alınırken, 1986′da bu rakam 14 kilo (KAN)’dır.

Pancarda durum daha enteresandır.

Türkiye 1975′te 107 bin ton şekeri dışarıdan almış. Yani ithal etmiş.

Yine Türkiye, 1980′de 206 bin ton şekeri ithal etmiş

Yani Türkiye’nin şekeri kendisine yetmemiş. Üretim yetersiz.

Bir de 1984 ve 1985′e bakalım : Toplam 794 bin ton şeker ihraç etmişiz,. Yani üretim artmış. Fazlasını dışarıya ihraç etmişiz.

Bu sene 380 bin hektarda pancar ekiliyor. Bu, Türkiye rekorudur.

Bir ton pancara karşı alınabilen mazot 86 litreden 79 litreye düşmüş görünüyor. Ama üretim arttığı için çiftçi zaten daha fazla kazanıyor. Aynı şekilde bir ton pancarla 1980′de 137 kilo DAP gübresi alan çiftçi, 1986′da 133 kilo alıyor. Ama üretim arttığından dolayı, geliri arttığı için çiftçi avantajlı durumda. Hele kaliteli tohum kullanıp üretimini 2-3 misli artıran çiftçi çok daha kârlı durumda.

Onun için hesapları yaparken her hususu hesaba katmak gerek. Eskiden ne üretiyordu? Şimdi ne üretiyor?

Yavuzcuğum,

Esasında çok daha önemli bir nokta var.

Çiftçinin buğdayına, pancarına, pamuğuna, fındığına, tütününe, çayına onun oyunu almak ve gözünü boyamak için 5-10 lira fazla vermesini ben de bilirim.

Ama bu mudur köylünün dostu olmak?

Sen köylüye birkaç lira fazla fiyat ver. Ama o köye giden hizmetler aksasın. Yolu, suyu, elektriği, telefonu, kaliteli evi olmayan köylüye birkaç lira fazla vermişsin neye yarar?

O köylü hastalanınca doktoru telefonla arayamıyorsa, şehre gitmek için katır kullanıyorsa, içtiği kuyu suyu mikropluysa, geceleri karanlıkta oturuyorsa, mahsulüne verdiğin birkaç lira fazlanın ne önemi var? O parayı bir hafta sonra gidip tüccara kaptıracaktır.

Türkiye’de 1980 ile 1986′yı karşılaştırırken insaflı olmak lazım.

Biz köylerimizi Almanya’nın, Avrupa’nın köyleri gibi gelişmiş yapmak için ter döküyoruz.

Biz de biliriz köylünün ağzına bal çalmayı.

Ama köylümüzün ağzına bal çala çala, köylerimizin düştüğü hali sen de görüyorsun.

1980′de kaç köyümüz Avrupa köyleri ayarındaydı? Biz paramızı çarçur etmeyi günah sayıyoruz Paramızla köylerimize hizmet götürüyoruz.

Çiftçinin, köylünün sadece oyunu almak için biz de mahsulüne birkaç lira fazla verebiliriz.

Ama yazık değil mi köylümüze?

Köylümüzün, Avrupa köyleri gibi modem köylerde oturma hakkı hiç olmayacak mı?

1980′de sadece 18.345 köyümüzün elektriği vardı. Bugün hemen hemen bütün köylerimizin elektriği var.

1980′de sadece 11 köyde otomatik telefon vardı. Bugün 10 binden fazla köyde otomatik telefon, 26 binden fazla köyde telefon var. İçme suyu, köy yolu, sağlık ocağı ve okul durumu da her geçen gün biraz daha iyiye gidiyor.

Önümüzdeki yıllarda konut yapma seferberliğini daha büyük ölçüde köylere taşıyacağız.

Çiftçimiz, Avrupa çiftçisi gibi daha kaliteli evlerde oturabilecek.

Onun için karşılaştırma yaparken, köylünün menfaatini de hesaba katmak gerek. Köylüye oyunu almak için birkaç kuruş fazla ver, ama köye hizmet götürme. Bu bizim politikamız değil. Biz, köylünün gerçek dostu olduğumuzu iddia ediyoruz.

Köylüyü elektriksiz, susuz, yolsuz, telefonsuz, okulsuz, sağlık ocaksız yaşatanlar, nasıl kalkıp da köylü dostu olduklarını iddia edebiliyorlar, şaşırıyorum.

Yavuzcuğum,

Evet, itiraf ediyorum. Biz bol keseden ulufe dağıtmıyoruz. Ama Türkiye’nin böyle yapa yapa nereye geldiğini gördük.

Eğer Avrupa’ya yetişmek istiyorsak, başka çaremiz var mı ? 1980 yılında Türkiye, Avrupa’nın en az gelişmiş ülkesiydi. 2000 yılına kadar, ara vermeden çok sıkı çalışmamız gerek.

İşimiz kolay demiyorum. İşimiz zor. Bunu millete anlatmak mecburiyetindeyiz.

Elimize geçen kaynakları çok akıllıca kullanmak mecburiyeti var.

Eğer Avrupalı olmak istiyorsak, Avrupalı ile başa baş rekabet etmek istiyorsak, daha çok çalışmamız gerekiyor.

Bir kez daha kalbi yorgunluktan tehlike sinyalleri vermeye başlamıştı. Durum ciddiydi Onca seven, onca yorulan, onca hızlı çarpan kalp, sonunda yorulmaz mıydı? ANAP’ı kurmadan önce verdiği kiloları geri alması da kalbini zorluyordu.

Turgut Özal, Başbakan ve ANAP Genel Başkanı iken, 1987 yılının şubat ayı başında Amerika’ya gider. By-pass ameliyatı olacaktır. Yanında eşi Semra Özal, kızı Zeynep, oğulları Ahmet ve Efe de vardır. Türkiye, Özal’ın sağlık haberleriyle çalkalanır. Onun, “Benim için dua edin” mesajına uyan Türk halkı, genci ve yaşlısıyla “Aman Tonton’umuza bir şey olmasın” diye gece gündüz dua eder. Ziyaretçiler Türkiye’den Houstan’a akın eder, telefon, telgraf ve faks mesajları yağar. Özal, geçirdiği by-pass ve nekahet dönemi dolayısıyla tam 33 günü geçirdiği Methodist Hastanesi’nden 14 mart 1987′de taburcu olur.

27 Mart 1987 Cuma günü başta CNN olmak üzere dünyanın en büyük televizyonları ve haber ajanslannca yayılan flaş haber tüm dünyanın gözlerini Ege’ye çevirmesine yol açar, NATO ve AT ülkelerinin yüreğini ağzına getirir. “Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerginlik her an çatışmaya dönüşmek üzeredir .”

İNSANLARLA YAPILAN GÖRÜŞMELER ÖZAL’IN DÜŞÜNCE YAPISININ ONUN LİDERLİĞİNDE ETKİN OLDUĞUNU GÖSTERMEKTEDİR.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Popularity: 4% [?]

Leave a Reply

*
Resimdeki işlemi cevaplayın. Resimdeki işlemi üzerine tıklayarak dinleyebilirsiniz..
Click to hear an audio file of the anti-spam equation